Bleak House — Page 3
Böyle bir öğleden sonra, Lord Yüksek Şansölye burada oturmalıdır —ki nitekim burada oturmaktadır— başının etrafında sisli bir haleyle, kırmızı kumaş ve perdelerle nazikçe çevrilmiş halde, büyük favorili, ince sesli ve bitmez tükenmez bir dava dosyasıyla donanmış kalabalık bir avukat tarafından hitap edilirken, dışarıdan bakıldığında düşüncelerini çatıdaki fenere yöneltiyormuş gibi görünmektedir; oysa oradan yalnızca sis görülebilir.
On such an afternoon, if ever, the Lord High Chancellor ought to be sitting here—as here he is—with a foggy glory round his head, softly fenced in with crimson cloth and curtains, addressed by a large advocate with great whiskers, a little voice, and an interminable brief, and outwardly directing his contemplation to the lantern in the roof, where he can see nothing but fog.
Böyle bir öğleden sonra, Yüksek Şansölye Mahkemesi barosunun yirmi kadar üyesi burada olmalıdır —ki nitekim buradalar— sonsuz bir davanın on binlerce aşamasından birinde müphem bir şekilde meşgul olarak, kaygan emsaller üzerinde birbirlerini tökezletip, teknik ayrıntıların içinde diz boyu debelenip, keçi kılı ve at kılıyla dokunmuş peruklu başlarını kelime duvarlarına çarpa çarpa ve oyuncuların yapabileceği gibi ciddi yüzlerle hakkaniyeti oynar gibi yaparak.
On such an afternoon some score of members of the High Court of Chancery bar ought to be—as here they are—mistily engaged in one of the ten thousand stages of an endless cause, tripping one another up on slippery precedents, groping knee-deep in technicalities, running their goat-hair and horsehair warded heads against walls of words and making a pretence of equity with serious faces, as players might.
Böyle bir öğleden sonra, davadaki çeşitli avukatlar —ki iki ya da üçü bu davayı onu servete kavuşturan babalarından miras almıştır— sicim örgülü uzun bir bölmede, yazı işleri görevlisinin kırmızı masası ile ipek cüppeler arasında sıra halinde dizilmiş olmalıdır —ya değiller mi?— (oysa o bölmenin dibinde gerçeği aramak boşuna olur); önlerinde dilekçeler, karşı dilekçeler, yanıtlar, itirazlar, ihtiyati tedbirler, yeminli ifadeler, davalar, uzman hakeme sevkler, uzman hakem raporları ve pahalı saçmalıklardan oluşan dağlar yığılı durmaktadır.
On such an afternoon the various solicitors in the cause, some two or three of whom have inherited it from their fathers, who made a fortune by it, ought to be—as are they not?—ranged in a line, in a long matted well (but you might look in vain for truth at the bottom of it) between the registrar's red table and the silk gowns, with bills, cross-bills, answers, rejoinders, injunctions, affidavits, issues, references to masters, masters' reports, mountains of costly nonsense, piled before them.
Vocabulary
- afternoon
- Günün öğle ile akşam arasındaki zamanı ifade eden sözcük.
- Lord
- İngiltere'de yüksek rütbeli bir asil veya hakim unvanı.
- High
- Yüksek, üst düzey, önemli seviyedeki pozisyon belirtir.
- Chancellor
- Hükümetin veya mahkemenin başında olan yüksek rütbeli kamu görevlisi.
- ought
- Yapması gereken, yapmalı anlamında modalfiil.
- sitting
- Oturmak eylemi ya da mahkemenin oturumu başında bulunması.
- foggy
- Sis ile kaplı, göz önü kapalı, belirsiz durumunu anlatır.
- glory
- Şan, şeref, ihtişam, ün ve başarı durumunun anlamı.
- softly
- Yumuşak şekilde, sessizce, nazikçe yapılmak demektir.
- crimson
- Koyu kırmızı renk, kan kırmızısı anlamına gelen sözcük.
- cloth
- Kumaş, bez, tekstil türü malzemeyi ifade eden sözcük.
- curtains
- Pencere veya sahne örtüsü olarak kullanılan perde.
- advocate
- Avukat, hukuki danışman, müvekkili temsil eden kişi.
- whiskers
- Sakal, pıl, yüz tüyleri özellikle yanakların kenarındakiler.
- voice
- Ses, bir kişinin konuşma, şarkı söyleme şekli.
- brief
- Kısa, az süreli, ana noktaları kapsayan anlamındadır.
- directing
- Yönlendirme, rehberlik etme, kontrolünde tutma eylemi.
- contemplation
- Düşünme, meditasyon, derin bir şekilde düşünüp taşıma.
- lantern
- Fener, ışık kaynağı, meşale gibi aydınlatma aracı.
- roof
- Bina veya yapının en üst kısmı, çatı.
- nothing
- Hiçbir şey, boş kümesi, neyin olmadığı anlamı.
- fog
- Sis, yoğun buhar, görüşü engellediği yer koşulu.
- score
- Yirmi adet, sayı, puan anlamında kullanılan sözcük.
- members
- Üye, grup veya örgütün parçası olan kişiler.
- Court
- Mahkeme, adalet hizmetlerinin sunulduğu resmi yer.
- bar
- Avukatlar birliği, mahkeme bariyeri veya mani engeli.
- engaged
- Meşgul, gömülü, daldırılmış, katılımcı durumda olması.
- ten
- On sayısını belirtir, matematiksel rakam.
- thousand
- Bin sayısı, çok fazla miktarı belirtir.
- stages
- Aşama, safha, evreleri ifade eden sözcük.
- endless
- Sonu olmayan, sınırsız, devam eden durum.
- cause
- Dava, sebep, amaç veya hukuki olay.
- tripping
- Tökezlemek, ayakları dolaştırmak, hızlı adım atma.
- slippery
- Kaygandır, kaygan, tutunması zor yüzey.
- precedents
- Geçmiş olaylar, önceki kararlar, benzeri durumlar.
- running
- Koşma, işletme, yönetme, akışını sağlama eylemi.
Unlock audio playback, vocabulary games, and reading progress tracking.
Create free account →