Great Expectations — Page 7
"Keşke bir kurbağa olsaydım. Ya da bir yılan balığı!"
"I wish I was a frog. Or a eel!"
Aynı anda, titreyip sarsan bedenini iki koluyla sardı - kendini bir arada tutmaya çalışırcasına kendini kucaklayarak - ve alçak kilise duvarına doğru topallayarak yürüdü.
At the same time, he hugged his shuddering body in both his arms,—clasping himself, as if to hold himself together,—and limped towards the low church wall.
Onu giderken izlerken, ısırganlıklar arasında ve yeşil tepecikleri saran böğürtlen çalıları arasında yolunu seçerek ilerlerken, genç gözlerimde sanki mezarlarından ihtiyatla uzanan ölülerin ellerinden kaçıyormuş gibi göründü; o eller bileğine yapışıp onu içeri çekmeye çalışıyordu.
As I saw him go, picking his way among the nettles, and among the brambles that bound the green mounds, he looked in my young eyes as if he were eluding the hands of the dead people, stretching up cautiously out of their graves, to get a twist upon his ankle and pull him in.
Alçak kilise duvarına geldiğinde, bacakları uyuşmuş ve tutulmuş bir adam gibi duvarın üzerinden geçti, sonra beni aramak için döndü.
When he came to the low church wall, he got over it, like a man whose legs were numbed and stiff, and then turned round to look for me.
Döndüğünü görünce yüzümü eve doğru çevirdim ve bacaklarımı olabildiğince hızlı kullandım.
When I saw him turning, I set my face towards home, and made the best use of my legs.
Ama kısa süre sonra omzumun üzerinden baktım ve onun hâlâ iki kolunu kendine sararak nehre doğru ilerlediğini, yağışların yoğun ya da gelgitin yüksek olduğu zamanlarda geçit yeri olarak bataklıklara oraya buraya atılmış büyük taşlar arasında ağrıyan ayaklarıyla yolunu seçtiğini gördüm.
But presently I looked over my shoulder, and saw him going on again towards the river, still hugging himself in both arms, and picking his way with his sore feet among the great stones dropped into the marshes here and there, for stepping-places when the rains were heavy or the tide was in.
Onu izlemek için durduğumda bataklıklar yalnızca uzun, siyah, yatay bir çizgiydi; nehir de yalnızca bir başka yatay çizgiydi, ne o kadar geniş ne de o kadar siyah; gökyüzü ise birbiriyle karışmış uzun, öfkeli kırmızı çizgiler ve yoğun siyah çizgilerden oluşan bir sıraydı.
The marshes were just a long black horizontal line then, as I stopped to look after him; and the river was just another horizontal line, not nearly so broad nor yet so black; and the sky was just a row of long angry red lines and dense black lines intermixed.
Vocabulary
- wish
- Bir şeyin olmasını istemek veya dilemek.
- frog
- Sulak alanlarda yaşayan, sıçrayan küçük bir amfibi hayvan.
- eel
- Yılan balığı; uzun, ince, yılan gibi görünen bir balık.
- same
- Aynı; değişmemiş veya farklı olmayan anlamında sıfat.
- hugged
- Kucaklamak; kollarla sıkıca sarılmak.
- shuddering
- Titreyen; korku veya soğuktan ötürü sarsilip titreyerek.
- clasping
- Sıkıca kavramak veya kenetlemek; birini sıkıca tutmak.
- limped
- Topallamak; bir bacağı sakatlık nedeniyle sürükleyerek yürümek.
- picking
- Dikkatle seçerek ilerlemek; adımlarını özenle atmak.
- nettles
- Isırgan otları; dokunulduğunda cilde batan dikenli bitkiler.
- brambles
- Böğürtlen çalıları; dikenli, kıvrımlı orman bitkileri.
- bound
- Sarmak, bağlamak; etrafını kuşatan veya kaplayan.
- mounds
- Tümseкler; yükseltilmiş toprak yığınları, genellikle mezar tepecikleri.
- eluding
- Kaçmak, atlatmak; bir şeyden ustalıkla kaçınmak.
- stretching
- Uzanmak; kollarını veya vücudunu gererek uzatmak.
- cautiously
- Dikkatli bir şekilde; tehlikeden kaçınarak özenle davranarak.
- graves
- Mezarlar; ölülerin gömüldüğü yerler.
- twist
- Burkmak; bir uzvu döndürerek incitmek.
- ankle
- Ayak bileği; ayak ile bacak arasındaki eklem bölgesi.
- numbed
- Uyuşmuş; soğuk veya şoktan duyarsız hale gelmiş.
- stiff
- Katı, sertleşmiş; hareket ettirilmesi güç olan.
- presently
- Kısa süre sonra; az sonra, çok geçmeden.
- hugging
- Sıkıca sarılmak; kollarla kucaklamaya devam etmek.
- sore
- Ağrıyan; acı veren veya hassas hale gelmiş.
- marshes
- Bataklıklar; sığ ve sulak, bataklık arazi parçaları.
- stepping-places
- Geçit taşları; ıslak yerde üzerine basılarak geçilen taşlar.
- tide
- Gelgit; ay ve güneş çekimiyle deniz seviyesinin yükselmesi.
- horizontal
- Yatay; yerle paralel, düz uzanan çizgi veya konum.
- nearly
- Neredeyse; tam olmayan ama çok yakın bir durumu ifade eder.
- broad
- Geniş; yandan yana büyük alan kaplayan.
- nor
- Ne de; iki olumsuz seçeneği birleştiren bağlaç.
- row
- Sıra; yan yana düzenlenmiş nesneler veya çizgiler.
- dense
- Yoğun; sıkışık, aralıksız veya kalın biçimde bir arada.
- intermixed
- Birbirine karışmış; farklı unsurların iç içe geçtiği durum.
Unlock audio playback, vocabulary games, and reading progress tracking.
Create free account →