Romeo and Juliet — Page 9
Güzel hanımların alınlarını öpen bu mutlu maskeler,
These happy masks that kiss fair ladies' brows,
Siyah oldukları için, güzeli sakladıklarını hatırlatırlar bize;
Being black, puts us in mind they hide the fair;
Kör olan biri görmezden gelemez
He that is strucken blind cannot forget
Kaybettiği görme hazinesinin değerini.
The precious treasure of his eyesight lost.
Bana eşsiz güzellikte bir sevgili göster,
Show me a mistress that is passing fair,
Onun güzelliği ne işe yarar, bir nottan başka?
What doth her beauty serve but as a note
O notu okuyunca, kimin o eşsiz güzelliği geçtiğini görürüm.
Where I may read who pass'd that passing fair?
Elveda, bana unutmayı öğretemezsin.
Farewell, thou canst not teach me to forget.
BENVOLİO.
BENVOLIO.
Bu öğretiyi bedelini ödeyerek kabul edeceğim, yoksa borçlu olarak öleceğim.
I'll pay that doctrine, or else die in debt.
[_Çıkarlar._]
[_Exeunt._]
SAHNE II. Bir Sokak.
SCENE II. A Street.
Capulet, Paris ve Uşak girer.
Enter Capulet, Paris and Servant.
CAPULET.
CAPULET.
Ama Montague de benim gibi bağlıdır,
But Montague is bound as well as I,
Aynı cezayla; ve bizim gibi yaşlı adamlar için barışı korumak zor değil, sanırım.
In penalty alike; and 'tis not hard, I think, For men so old as we to keep the peace.
PARİS.
PARIS.
İkiniz de onurlu bir şöhrete sahipsiniz,
Of honourable reckoning are you both,
Ve bu kadar uzun süre anlaşmazlık içinde yaşamanız yazık.
And pity 'tis you liv'd at odds so long.
Ama şimdi efendim, teklifim hakkında ne düşünüyorsunuz?
But now my lord, what say you to my suit?
CAPULET.
CAPULET.
Daha önce söylediklerimi yinelemekten başka bir şey söylemiyorum.
But saying o'er what I have said before.
Çocuğum henüz bu dünyada bir yabancı,
My child is yet a stranger in the world,
Henüz on dört yılın değişimini görmemiş;
She hath not seen the change of fourteen years;
İki yaz daha gurur içinde solar geçsin,
Let two more summers wither in their pride
Ta ki onu gelin olmaya hazır sayabilelim.
Ere we may think her ripe to be a bride.
PARİS.
PARIS.
Ondan daha genç olanlar mutlu anneler olmuştur.
Younger than she are happy mothers made.
CAPULET.
CAPULET.
Ve çok erken evlenenler çok çabuk mahvolur.
And too soon marr'd are those so early made.
Vocabulary
- happy
- Mutlu, sevinçli, iyi hisseden biri.
- masks
- Yüzü gizlemek için takılan örtü veya maske.
- kiss
- Dudaklarla birine sevgi göstermek için dokunmak.
- fair
- Güzel, açık tenli veya adil anlamına gelir.
- ladies'
- Hanımların, kadınlara ait olan şeyleri ifade eder.
- brows
- Kaşlar; gözlerin üzerindeki kıl sıraları.
- black
- Siyah renk; en koyu renk tonu.
- mind
- Zihin, akıl; düşünme ve hissetme merkezi.
- hide
- Saklamak, gizlemek; görünmez kılmak.
- strucken
- Vurulmuş; eski İngilizce'de 'struck' anlamında kullanılır.
- blind
- Kör; görme yetisini kaybetmiş olan kişi.
- forget
- Unutmak; bir şeyi hatırlamamak veya aklından çıkarmak.
- precious
- Değerli, kıymetli; büyük önem taşıyan şey.
- treasure
- Hazine; çok değerli ve kıymetli bir şey.
- eyesight
- Görme yetisi; gözlerle görme kapasitesi.
- lost
- Kaybolmuş; artık sahip olunmayan veya bulunamayan.
- Show
- Göstermek; bir şeyi görünür kılmak veya sergilemek.
- mistress
- Eski İngilizce'de sevgili veya saygın bayan anlamındadır.
- passing
- Geçen; son derece, aşırı derecede anlamında sıfat.
- doth
- Eski İngilizce'de 'does' anlamında kullanılan fiil.
- beauty
- Güzellik; estetik açıdan çekici veya hoş olan özellik.
- serve
- Hizmet etmek; bir amaca yaramak veya yardımcı olmak.
- note
- Not, işaret; bir şeyi hatırlamak için yazılan kısa bilgi.
- may
- Olabilmek, izin verilmek; olasılık veya izin bildiren yardımcı.
- read
- Okumak; yazılı bir metni anlayarak gözden geçirmek.
- pass'd
- Geçmiş; yanından geçmiş veya geçip gitmiş olan.
- Farewell
- Elveda; ayrılırken söylenen veda ifadesi.
- thou
- Sen; eski İngilizce'de tekil 'you' anlamında kullanılır.
- canst
- Yapabilirsin; eski İngilizce'de 'can' fiilinin ikinci tekil hali.
- teach
- Öğretmek; birine bilgi veya beceri kazandırmak.
- pay
- Ödemek; bir borcu ya da ücreti vermek.
- doctrine
- Öğreti, doktrin; belirli bir konuda sistematik inanç sistemi.
- else
- Yoksa, aksi takdirde; başka bir durum bildiren sözcük.
- die
- Ölmek; yaşamını yitirmek, hayatına son vermek.
- debt
- Borç; birine ödenmesi gereken para veya yükümlülük.
- _Exeunt._
- Latince'de 'çıkıyorlar'; tüm karakterler sahneden çıkar.
- SCENE
- Sahne; oyunun belirli bir bölümü veya mekan.
- Street
- Sokak; şehirde araç ve yayaların kullandığı yol.
- Enter
- Girmek; sahneye veya bir yere dahil olmak.
- Servant
- Hizmetçi; bir efendiye hizmet eden kişi.
- bound
- Bağlı; bir yükümlülük veya anlaşmaya bağlı olmak.
- penalty
- Ceza; bir kural ihlali karşısında uygulanan yaptırım.
- alike
- Aynı şekilde, benzer biçimde; her ikisi için de.
- 'tis
- 'It is' kısaltması; eski İngilizce'de kullanılan ifade.
- hard
- Zor, güç; yapılması ya da anlaşılması kolay olmayan.
- think
- Düşünmek; zihinsel olarak bir şeyi değerlendirmek.
- old
- Yaşlı, eski; uzun süredir var olan veya ileri yaşta.
- keep
- Korumak, sürdürmek; bir durumu devam ettirmek.
- peace
- Barış; çatışmasızlık, huzur ve uyum durumu.
- honourable
- Onurlu, saygın; ahlaki açıdan değerli ve itibar sahibi.
- reckoning
- İtibar, değerlendirme; birinin toplumsal statüsü veya saygınlığı.
- both
- Her ikisi de; iki şey veya kişi için kullanılır.
- pity
- Yazık, acıma; birinin durumuna üzülmek veya merhamet.
- odds
- Anlaşmazlık, çatışma; iki taraf arasındaki uyuşmazlık durumu.
- long
- Uzun; büyük mesafe veya uzun zaman dilimi anlamında.
- lord
- Efendi, lord; soylu veya üst statüdeki kişi için unvan.
- suit
- Talep, başvuru; evlilik teklifi veya resmi ricada bulunma.
- o'er
- 'Over' kelimesinin kısaltması; üzerinde, tekrar anlamına gelir.
- before
- Önce, daha önce; geçmişte olan bir zamanı belirtir.
- child
- Çocuk; anne ya da babanın küçük yaştaki evladı.
- yet
- Henüz, hâlâ; bir şeyin olmadığını veya devam ettiğini belirtir.
- stranger
- Yabancı; tanınmayan veya deneyimsiz olan kişi.
- world
- Dünya; insanların yaşadığı yer veya evren.
- hath
- Eski İngilizce'de 'has' anlamında kullanılan fiil.
- change
- Değişim; bir şeyin farklı bir duruma geçmesi.
- fourteen
- On dört; 14 sayısını ifade eden sözcük.
- Let
- Bırakmak, izin vermek; birine bir şey yapmasına olanak tanımak.
- summers
- Yazlar; sıcak mevsimin çoğul hali, yıl anlamında kullanılır.
- wither
- Solmak, kurumak; canlılığını ve tazeliğini yitirmek.
- pride
- Gurur, kibir; kendini beğenmişlik veya onur duygusu.
- Ere
- Eski İngilizce'de 'before' anlamında; önce, evvel.
- ripe
- Olgun; gelişimini tamamlamış, hazır hale gelmiş.
- bride
- Gelin; evlenen veya evlenecek olan kadın.
- Younger
- Daha genç; yaşı daha az olan, küçük olan.
- mothers
- Anneler; çocuk doğuran veya yetiştiren kadınlar.
- soon
- Yakında, erken; beklenenden daha kısa sürede.
- marr'd
- Mahvedilmiş; 'marred' kelimesinin kısaltması, zarar görmüş.
- early
- Erken; zamanından önce veya günün başında olan.
Unlock audio playback, vocabulary games, and reading progress tracking.
Create free account →