Second Treatise of Government — Page 7
Her insan, kendini korumakla yükümlü olduğu ve görevini isteyerek terk etmemesi gerektiği gibi, aynı nedenle, kendi korunması söz konusu olmadığında, elinden geldiğince insanlığın geri kalanını da korumakla yükümlüdür; bir suçluya adalet sağlamak dışında, başkasının hayatını, özgürlüğünü, sağlığını, uzvunu ya da mallarını ortadan kaldıramaz veya bunlara zarar veremez.
Every one, as he is bound to preserve himself, and not to quit his station wilfully, so by the like reason, when his own preservation comes not in competition, ought he, as much as he can, to preserve the rest of mankind, and may not, unless it be to do justice on an offender, take away, or impair the life, or what tends to the preservation of the life, the liberty, health, limb, or goods of another.
Madde 7. Tüm insanların başkalarının haklarına saldırmaktan ve birbirlerine zarar vermekten alıkonulabilmesi, tüm insanlığın huzurunu ve korunmasını emreden doğa yasasına uyulabilmesi için, doğa yasasının uygulanması o durumda her insanın eline bırakılmıştır; böylece herkes, bu yasanın ihlalini engelleyecek ölçüde yasayı çiğneyenleri cezalandırma hakkına sahiptir: zira doğa yasası, bu dünyadaki insanları ilgilendiren diğer tüm yasalar gibi, doğa durumunda bu yasayı uygulayacak ve böylece masumları koruyup suçluları dizginleyecek hiçbir güç olmasaydı, geçersiz kalırdı.
And that all men may be restrained from invading others rights, and from doing hurt to one another, and the law of nature be observed, which willeth the peace and preservation of all mankind, the execution of the law of nature is, in that state, put into every man's hands, whereby every one has a right to punish the transgressors of that law to such a degree, as may hinder its violation: for the law of nature would, as all other laws that concern men in this world be in vain, if there were no body that in the state of nature had a power to execute that law, and thereby preserve the innocent and restrain offenders.
Vocabulary
- bound
- Yükümlü, zorunda; bir kurala bağlı olan.
- preserve
- Korumak, muhafaza etmek; bir şeyi sürdürmek.
- quit
- Bırakmak, terk etmek; bir yeri veya görevi bırakmak.
- station
- Konum, mevki; bir kişinin toplumsal yeri veya görevi.
- wilfully
- Kasıtlı olarak, bilerek; isteyerek yapılan bir eylem.
- reason
- Neden, gerekçe; bir eylemin mantıksal dayanağı.
- preservation
- Koruma, muhafaza; bir şeyi sürdürme eylemi.
- competition
- Rekabet, çatışma; iki şeyin birbirine rakip olması.
- ought
- Gerekmek, -malı; ahlaki yükümlülük belirten yardımcı fiil.
- rest
- Geri kalanı; bir bütünün kalan kısmı.
- mankind
- İnsanlık; tüm insanları kapsayan kolektif ifade.
- unless
- Meğer ki, yoksa; olumsuz koşul bildiren bağlaç.
- justice
- Adalet; hak ve hukuka uygun davranma ilkesi.
- offender
- Suçlu; kurallara veya yasalara aykırı davranan kişi.
- impair
- Zayıflatmak, bozmak; bir şeyin kalitesini düşürmek.
- tends
- Eğilim göstermek; belirli bir yönde ilerlemek.
- liberty
- Özgürlük; kişinin bağımsız hareket edebilme hakkı.
- limb
- Uzuv; kollar ve bacaklar gibi vücut parçaları.
- goods
- Mallar, mülk; bir kişinin sahip olduğu varlıklar.
- restrained
- Kısıtlanmış; belirli eylemlerden alıkonulmuş olan.
- invading
- İhlal etmek, saldırmak; izinsiz bir alana girmek.
- rights
- Haklar; birinin hukuki veya ahlaki yetkileri.
- hurt
- Zarar vermek, incitmek; birine acı çektirmek.
- law
- Yasa, kanun; toplumu düzenleyen kurallar bütünü.
- nature
- Doğa, tabiat; evrenin ve canlıların özü.
- observed
- Gözlemlenen, uygulanan; bir kurala uyulması.
- willeth
- İster, emreder; (eski İngilizce) bir isteği ifade eder.
- peace
- Barış; çatışma veya savaşın olmadığı huzurlu durum.
- execution
- Uygulama, yerine getirme; bir kuralın hayata geçirilmesi.
- state
- Durum, devlet; bir koşul veya yönetim biçimi.
- whereby
- Bununla, sayesinde; bir araç veya yöntemi belirtir.
- right
- Hak; bir kişinin yasal veya ahlaki yetkisi.
- punish
- Cezalandırmak; kurallara aykırı davrananı yaptırımla karşılaştırmak.
- transgressors
- Suçlular, ihlalciler; kuralları çiğneyen kişiler.
- degree
- Derece; bir miktarın veya yoğunluğun ölçüsü.
- hinder
- Engellemek; bir şeyin gerçekleşmesini önlemek.
- violation
- İhlal; bir kural veya hakkın çiğnenmesi eylemi.
- laws
- Yasalar; toplumu düzenleyen resmi kurallar bütünü.
- concern
- İlgilendirmek; bir konuyla alakalı olmak.
- vain
- Boşuna, anlamsız; hiçbir işe yaramayan sonuçsuz.
- power
- Güç, yetki; bir şeyi yapabilme kapasitesi.
- execute
- Uygulamak, yerine getirmek; bir kararı hayata geçirmek.
- thereby
- Böylece, bu yolla; bir sonuç veya araç belirtir.
- innocent
- Masum; suç işlememiş, zararsız olan kişi.
- restrain
- Kısıtlamak, durdurmak; birinin eylemlerini engellemek.
- offenders
- Suçlular; kurallara veya yasalara aykırı davrananlar.
Unlock audio playback, vocabulary games, and reading progress tracking.
Create free account →