Ulysses — Page 9
Konuşurken Stephen'ın yüzüne baktı.
He looked in Stephen's face as he spoke.
Hafif bir rüzgar alnından geçti, taranmamış sarı saçlarını nazikçe okşayarak ve gözlerindeki kaygının gümüş kıvılcımlarını harekete geçirerek.
A light wind passed his brow, fanning softly his fair uncombed hair and stirring silver points of anxiety in his eyes.
Stephen, kendi sesinden bunalıma düşerek şunu söyledi:
Stephen, depressed by his own voice, said:
—Annemin ölümünden sonra evinize ilk gittiğim günü hatırlıyor musun?
—Do you remember the first day I went to your house after my mother's death?
Buck Mulligan çabucak kaşlarını çattı ve şunu söyledi:
Buck Mulligan frowned quickly and said:
—Ne? Nerede? Hiçbir şey hatırlamıyorum.
—What? Where? I can't remember anything.
Yalnızca fikirleri ve duyumları hatırlıyorum.
I remember only ideas and sensations.
Neden? Allah aşkına ne oldu?
Why? What happened in the name of God?
—Çay yapıyordun, dedi Stephen, ve daha fazla sıcak su almak için sahanlığa geçtin.
—You were making tea, Stephen said, and went across the landing to get more hot water.
Annen ve bir ziyaretçi salondan çıktı.
Your mother and some visitor came out of the drawingroom.
Annen, odanda kimin olduğunu sana sordu.
She asked you who was in your room.
—Öyle mi? dedi Buck Mulligan. Ne dedim? Unuttum.
—Yes? Buck Mulligan said. What did I say? I forget.
—Şunu dedin, diye yanıtladı Stephen: _Ah, o sadece annesi berbat biçimde ölmüş olan Dedalus._
—You said, Stephen answered, _O, it's only Dedalus whose mother is beastly dead._
Buck Mulligan'ın yanağına, onu daha genç ve daha çekici gösteren bir kızarıklık yayıldı.
A flush which made him seem younger and more engaging rose to Buck Mulligan's cheek.
—Bunu ben mi söyledim? diye sordu. Peki? Ne zararı var?
—Did I say that? he asked. Well? What harm is that?
Üzerindeki gerginliği sinirli bir şekilde üstünden attı.
He shook his constraint from him nervously.
—Peki ölüm nedir ki, diye sordu, annenin ölümü mü, senin ölümün mü, yoksa benim ölümüm mü?
—And what is death, he asked, your mother's or yours or my own?
Sen yalnızca kendi anneni ölürken gördün.
You saw only your mother die.
Ben her gün Mater'de ve Richmond'da insanların dünyadan göçtüğünü görüyorum ve diseksiyon odasında bağırsak bağırsak doğranıyorlar.
I see them pop off every day in the Mater and Richmond and cut up into tripes in the dissectingroom.
Bu iğrenç bir şey, başka bir şey değil.
It's a beastly thing and nothing else.
Bunun hiçbir önemi yok.
It simply doesn't matter.
Annen ölüm döşeğindeyken onun için dua etmek üzere diz çökmeyi reddettin.
You wouldn't kneel down to pray for your mother on her deathbed when she asked you.
Neden?
Why?
Çünkü içinde lanetli Cizvit damarı var, yalnızca bu damar yanlış yönde aşılanmış.
Because you have the cursed jesuit strain in you, only it's injected the wrong way.
Vocabulary
- looked
- Bir şeye veya kişiye gözlerini çevirdi.
- spoke
- Konuştu; speak fiilinin geçmiş zaman hâli.
- light
- Hafif, ağır olmayan; aynı zamanda ışık anlamına gelir.
- wind
- Havada hareket eden doğal hava akımı, rüzgâr.
- passed
- Yanından geçti veya üzerinden süzüldü.
- brow
- Alın; gözlerin hemen üzerindeki yüz bölgesi.
- fanning
- Yelpaze gibi hava üfleyerek sallama veya serinletme.
- softly
- Yumuşakça, nazikçe, hafif bir şekilde.
- fair
- Açık renk, sarışın; ya da güzel, hoş anlamında.
- uncombed
- Taranmamış, düzenlenmemiş saç anlamında sıfat.
- stirring
- Hafifçe hareket ettiren, kıpırdatan veya karıştıran.
- silver
- Gümüş rengi; metalik parlak beyaz-gri renk tonu.
- points
- Noktalar; belirli parlaklık ya da anlam odakları.
- anxiety
- Endişe, kaygı; rahatsız edici iç huzursuzluk hissi.
- depressed
- Bunalmış, çökmüş; üzüntü ve isteksizlik hissi içinde.
- voice
- Konuşma veya şarkı söylerken çıkarılan ses, ses tonu.
- remember
- Bir şeyi hatırlamak, zihinle geçmişe dönmek.
- death
- Yaşamın sona ermesi, ölüm hâli.
- frowned
- Kaşlarını çattı; hoşnutsuzluk veya şaşkınlık ifadesi gösterdi.
- quickly
- Hızlıca, süratle, kısa sürede.
- ideas
- Zihinsel düşünceler, kavramlar veya öneriler, fikirler.
- sensations
- Duyu organlarıyla hissedilen fiziksel veya duygusal izlenimler.
- happened
- Meydana geldi, oldu; happen fiilinin geçmiş hâli.
- across
- Bir şeyin karşı tarafına veya üzerinden geçerek anlamında.
- landing
- Merdiven başındaki küçük düz alan veya sahanlık.
- visitor
- Bir yeri ziyaret eden misafir, ziyaretçi kişi.
- drawingroom
- Evin misafirleri ağırlamak için kullanılan resmi odası, salon.
- forget
- Bir şeyi hatırlayamamak, aklından çıkarmak, unutmak.
- answered
- Yanıt verdi, cevap verdi; answer fiilinin geçmiş hâli.
- whose
- Kimin? anlamında iyelik soru veya ilgi zamiri.
- beastly
- İğrenç, berbat, son derece kötü anlamında argo sıfat.
- dead
- Artık yaşamayan, ölmüş olan.
- flush
- Utanç veya heyecandan yüzün kızarması.
- seem
- Görünmek, bir izlenim uyandırmak anlamında fiil.
- younger
- Daha genç, daha az yaşlı anlamında karşılaştırma sıfatı.
- engaging
- İlgi çekici, çekici, hoş ve sempatik olan kişi.
- rose
- Pembe-kırmızı bir renk tonu; aynı zamanda gül çiçeği.
- cheek
- Yüzün iki yanında bulunan et kısmı, yanak.
- harm
- Zarar, hasar; birine veya bir şeye verilen kötülük.
- shook
- Salladı; shake fiilinin geçmiş zaman düzensiz biçimi.
- constraint
- Kısıtlama, sınırlama; özgürlüğü engelleyen durum veya baskı.
- nervously
- Sinirli veya gergin bir şekilde, tedirginlikle.
- yours
- Seninki; sana ait olan şeyi gösteren bağımsız iyelik zamiri.
- die
- Yaşamını yitirmek, ölmek.
- pop
- Ani bir ses çıkarmak; burada 'pop off' ölmek anlamında argo.
- cut
- Kesmek; burada tıbbi anlamda vücudu parçalara ayırmak.
- tripes
- Hayvan işkembe veya bağırsağı; burada mecazen insan organları.
- dissectingroom
- Tıp öğrencilerinin ceset incelediği anatomik diseksiyon odası.
- simply
- Sadece, yalnızca; karmaşıklık olmaksızın anlamında zarf.
- matter
- Önem taşımak; 'doesn't matter' önemli değil demek.
- kneel
- Diz çökmek; diz üstüne yere eğilmek.
- pray
- Tanrı'ya seslenip dua etmek, yalvarmak.
- deathbed
- Bir kişinin ölmek üzere olduğu andaki yatağı, ölüm döşeği.
- cursed
- Lanetli, kahrolası; kötü bir özellik taşıdığını vurgular.
- jesuit
- Katolik tarikatı Cizvit'e ait; burada katı dini eğitimi çağrıştırır.
- strain
- Kalıtsal eğilim veya baskı; bir yapının içindeki gerilim.
- injected
- Enjekte edilmiş; bir şeyi güçle içine yerleştirmek.
- wrong
- Yanlış, hatalı; doğru olmayan yön veya biçimde.
Unlock audio playback, vocabulary games, and reading progress tracking.
Create free account →