White nights, and other stories — Page 2
Zira Petersburg'da neredeyse sekiz yıldır yaşıyor olmama rağmen, tanıdığım pek yoktu.
For though I had been living almost eight years in Petersburg I had hardly an acquaintance.
Ama tanıdıklarla ne işim olurdu ki?
But what did I want with acquaintances?
Tüm Petersburg'u olduğu haliyle tanıyordum; işte bu yüzden bütün Petersburg toplanıp yazlığına gittiğinde hepsinin beni terk ettiğini hissediyordum.
I was acquainted with all Petersburg as it was; that was why I felt as though they were all deserting me when all Petersburg packed up and went to its summer villa.
Yalnız kalmaktan korktum ve tam üç gün boyunca derin bir keder içinde, ne yapacağımı bilmeden şehirde dolaştım.
I felt afraid of being left alone, and for three whole days I wandered about the town in profound dejection, not knowing what to do with myself.
Nevski'de yürüsem de, Bahçelere gitsem de, rıhtımda gezinsem de, yıl boyunca aynı saatte aynı yerde karşılaşmaya alıştığım yüzlerden tek bir tanesini göremedim.
Whether I walked in the Nevsky, went to the Gardens or sauntered on the embankment, there was not one face of those I had been accustomed to meet at the same time and place all the year.
Onlar elbette beni tanımıyor, ama ben onları tanıyorum.
They, of course, do not know me, but I know them.
Onları derinden tanıyorum, yüzlerini neredeyse incelemiş gibiyim; neşeli olduklarında seviniyorum, bulutlu göründüklerinde ise içim kararıyor.
I know them intimately, I have almost made a study of their faces, and am delighted when they are gay, and downcast when they are under a cloud.
Her mübarek gün Fontanka'da aynı saatte karşılaştığım yaşlı bir adamla neredeyse dostluk kurmuş sayılırım.
I have almost struck up a friendship with one old man whom I meet every blessed day, at the same hour in Fontanka.
Ne kadar ciddi, düşünceli bir çehresi var; sürekli kendi kendine bir şeyler mırıldanırken sol kolunu savuruyor, sağ elinde ise altın topuzlu uzun, budaklı bir baston tutuyor.
Such a grave, pensive countenance; he is always whispering to himself and brandishing his left arm, while in his right hand he holds a long gnarled stick with a gold knob.
Beni fark ediyor ve bana sıcak bir ilgi gösteriyor.
He even notices me and takes a warm interest in me.
Belirli bir saatte Fontanka'daki o köşede olmadığımda, onun hayal kırıklığına uğradığından eminim.
If I happen not to be at a certain time in the same spot in Fontanka, I am certain he feels disappointed.
Vocabulary
- though
- Rağmen veya her ne kadar anlamında kullanılan bağlaç.
- hardly
- Neredeyse hiç, çok az anlamında zarf.
- acquaintance
- Tanıdık, yakın arkadaş sayılmayan biri.
- acquaintances
- Tanıdıklar, yakın olmayan kişiler topluluğu.
- acquainted
- Bir kişiyle tanışık olmak, hafifçe tanımak.
- deserting
- Birini yalnız bırakmak, terk etmek.
- packed
- Eşyaları toplayıp bavul hazırlamak.
- villa
- Şehir dışında tatil amaçlı kullanılan ev.
- whole
- Bütün, eksiksiz tamamı anlamında sıfat.
- wandered
- Amaçsızca dolaşmak, bir yerden bir yere gezmek.
- profound
- Derin, çok yoğun ve güçlü anlamında sıfat.
- dejection
- Derin üzüntü, moral bozukluğu ve çökkünlük hali.
- Whether
- İp olmadığını sorgulayan bağlaç, ya da değil mi.
- sauntered
- Yavaş ve rahat adımlarla gezinmek, aylak aylak yürümek.
- embankment
- Nehir kenarındaki yükseltilmiş yol veya set.
- accustomed
- Alışkın, bir şeyi yapmaya alışmış olan.
- intimately
- Yakından, çok derin ve samimi bir biçimde.
- delighted
- Çok memnun, sevinçli ve mutlu olan.
- gay
- Neşeli, mutlu ve canlı ruhlu anlamında sıfat.
- downcast
- Üzgün, morali bozuk ve kederli olan.
- cloud
- Bulut; mecazen hüzün veya kaygı durumu.
- struck
- Strike fiilinin geçmişi; burada dost olmak anlamında.
- whom
- Kimi, nesne konumundaki kişi için kullanılan zamir.
- blessed
- Kutlu; burada her birini vurgulayan güçlü ifade.
- grave
- Ciddi, ağırbaşlı ve düşünceli görünümlü.
- pensive
- Derin düşüncelere dalmış, düşünceli ve melankolik.
- countenance
- Yüz ifadesi, kişinin çehresinin genel görünümü.
- whispering
- Fısıldamak, çok alçak sesle konuşmak.
- brandishing
- Tehdit veya heyecanla bir şeyi havada sallamak.
- gnarled
- Budaklı ve eğri büğrü, düzensiz şekilli.
- stick
- Baston veya sopa, yürümekte kullanılan çubuk.
- knob
- Topuz, bir şeyin ucundaki yuvarlak çıkıntı.
- notices
- Fark etmek, bir şeyin varlığını algılamak.
- certain
- Belirli, özel olarak bilinen bir şey.
- spot
- Belirli bir nokta veya yer, konum.
- disappointed
- Hayal kırıklığına uğramış, beklentisi karşılanmamış.
Unlock audio playback, vocabulary games, and reading progress tracking.
Create free account →